28 Mayıs 2009 Perşembe

Bosna Faslı II

Soru: Bugünü anlamak için Bosna'nın tarihine değinsek bir özetimsi olarak.
Cevap: Öncelikle, bu topraklardaki 3 temel etnik grup yani Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar orjin olarak Güney Slavlarından geliyorlar. Fakat tabi ki o zamanlar bizim bugün kullandığımız anlamda etnik bir ayrım söz konusu değil. Aralarındaki ayrım temel olarak dinsel. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar Katolik ve Boşnaklar (asi ve çıkıntı kesim) Bosna kilisesi denilen ve de Vatikan tarafından kabul edilmeyen Bogomil öğretilerine bağlılar orta çağda. Bugün Bosna Hersek diye adlandırdığımız bölgenin malumdur ki sınırları da farklılıklar gösteriyor zamanlara göre. Bu noktada önemli bir not şu ki bölgenin en karışık kısmı hep Bosna olmuş. Çünkü Hırvatistan'da ağırlıklı olarak Hırvatlar, Sırbistan'da ağırlıklı olarak ise Sırplar varmış ve hala öyle. Bosna'da ise, sebebini bilmiyorum ama, halk hep karışık olagelmiş. Osmanlı 1463'te Bosna'ya Fatih zamanında ayak basıyor ve de uzun bir zaman dilimi içerisinde Bogomil Boşnaklar islamiyete geçiyor. Osmanlı'nın gerileyişi ile 1878'de Bosna Hersek geçici olarak Avusturya-Macaristan imparatorluğuna devrediliyor. İşte bu dönem sonu itibariyle özellikle Sırp olmak üzere milliyetçi hareketler başgösteriyor. Avusturya-Macaristan imp. Sırp ve Hırvatları 2 resmi etnik grup kabul ederken müslüman Boşnaklar bu aşamada geri kalıyor. Zannımca bu, islami millet aidiyetine olan bağlılıkları ve herhangi bir milliyetçilikten kaçınmalarından geliyor. Tabi başka sebepleri de mevcut; burjuvazi-elit eksikliği, politik yapılanmada gecikme vs. gibi. 1918'de yani savaştan sonra Sırbistan önderliğinde Sırbistan, Hırvatistan ve Sloven federasyonu (Birinci Yugoslav imp.) kuruluyor. İlginçtir ki müslümanların azınlık konumuna geçtiği andan itibaren yani Osmanlı'nın çekilmesi ile ara ara müslüman ajitasyonu gerçekleşiyor hep. Yani tarih soykırımlara yabancı değil bu topraklarda. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise Tito önderliğinde komünist rejime geçiliyor ve 2. Yugoslav imp. dönemi başlıyor. 1970'lere kadar özellikle islamı kısıtlayıcı katı bir rejim iken 70'lerden sonra bir serbestleşme başgösteriyor ülkede. 1974'te ilk defa müslüman Bosnalıların kendilerini müslüman olarak tanımlamalarına izin verildi. Önceden kendilerini Sırp, Hırvat ya da Yugoslav olarak tanımlayabiliyorladı. Şurası önemli ki 1993'e kadar Bosnalı müslümanların kimlikleri etnik köken olarak değil din üzerinden tanımlanıyor; Hırvat ve Sırpların aksine. Ayrıca Sırplar ve HIrvatlar ısrarla Boşnaklar'ın müslümanlaşmış Hırvat ya da Sırplar olduklarını iddia ediyorlar. 1980'li yıllarda Sırp milliyetçiliği yükselişe geçiyor. Politik partiler, medya ve hatta ordu gücünü arkasına alan Sırplar 1992'de Boşnaklar'ın bağımsızlık ilanının ardından savaş açıyorlar. Bu arada, komünizmin çöküşünün ardından Yugoslavya'dan ayrılan ilk devlet Slovenya. BUnu Hırvatlar ve Makedonlar takip ediyor. Savaş süresince yaşananlar malumunuz zaten. Savaş, 1995 yılnda ABD'nin arabuluculuğu ve Dayton anlaşması ile sona eriyor. Fakat sorunların nihayete erdiğini söylemek zor. Öncelikle, Bosna-Hersek tek devlet gibi görülse de kendi içinde 2 ayrı devlet gibi; Hırvat-Boşnak Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti. Ülkenin batı ve güney kesimleri ilk gruba dahilken foğu ve kuzeyi Sırp Cumhuriyeti'ne dahil. İşin kötüsü şu ki Sırplar Bosna devleti diye bir devlet tanımıyor! Anlaşma ve ülkedeki AB-NATO-ABD güçlerinin etkisi ile yapay bir bağlanma içindeler Bosna'ya o kadar. Bütün bu güçler ülkeden ayrılırsa ne olur tartışması var şu an gündemde. Haziran'ın 30'unda OHR (yüksek temsilci) bir daha atanmamak üzere görevini tamamlayacak. Bunun, ülkede tekrar bir kaosa yol açabileceği konuşuluyor. Ben bu kadar ileri gidebileceğini sanmıyorum ama ufak çaplı karışıklıklara yol açabilir. Ayrıca, her ne kadar yabancı olarak biz fark edemesek de, insanların günlük yaşantılarında 3'lü bir ayrım olduğu söyleniyor yani beraber çalışmak zorunda olsalar da Hırvatlar, Sırplar ve Boşnaklar ayrı takılıyorlar tabiri caizse. Ülkenin çok karışık bir politik yapısı var şu an. 2 entitite, kantonlar, 3 ayrı başbakan vs. Her şey sistemin işleyişini yavaşlatıyor. Hayırlısı, ne diyelim!

Soru: Bosna'da özellikle Saraybosna'da gezilebilecek yerler nereler?
Cevap: Saraybosna, 400 bin civarı bir nüfusa sahip. Çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyor. Şehir doğu batı doğrultusunda ince bir şerit halinde uzanıyor. Batı ucunda haşmetli İgman dağı dikiliyor. Şehrin dağlık bölgelerinde halen temizlenmeyen mayınlar olduğu için bilen bir kişi olmadan dağ gezisini tavsiye etmem hiç. Şehrin doğu ucunu ise Başçarşı oluşturuyor. Hani şu Türk televizyonlarında, kartpostallarda en çok yer alan Sebil ve eski Osmanlı çarşısının olduğu yer. Hayal kırıklığı yaratmak istemem ama şehirdeki Osmanlı yapıları sadece burada bulunmakta ve de o da oldukça kısıtlı bir alan. Bosna tarihi dersini aldığım kıymetli hocam Fikret Karcic'in ifadesi ile şehir 3 değişik zamana ait 3 silüete sahip; Başçarşı'dan Ferhadiye'ye kadar Osmanlı, Ferhadiye-Marin Dvor arası Avusturya-Macaristan ve buradan ta diğer uç Ilıca'ya kadar komünist dönem. Gezilecek bölge de daha çok bu Başçarşı-Ferhadiye civarı... İgman dağı yamacındaki yemyeşil alan Virala Bosna ise piknik ve dinlenme için çok hoş. Ben, neredeyse şehir boyunca uzanan nehir kenarını seviyorum çok. Yürüyüş ve sükunet için birebir. Saraybosna Milli müzesi ise görülmesi gerekn bir başka yer. Romalılar, Bogomil dönemden kalma eserler görmek mevcut. Bunun dşında, Saraybosna'ya 3 saat kadar uzakta olan Mostar başka bir gezi alternatifi olabilir. Tabi ki Mostar köprüsü en önemli yeri bu şehrin. Ufak ve şirin bir çarşısı var Mostar'ın ayrıca. Vezirler şehri diye adı geçen Travnik bir başka gezilecek yer. Kalesi, eski camileri ve nehir kenarı ile ben bu şehri çok sempatik buldum.

Soru: Bosna ve Boşnaklar genel olarak bizim Türkiye'deki Boşnak ve Bosna algımıza göre nasıl konumlanıyorlar?
Cevap: Öncelikle şunu söyleyeyim ki eski Osmanlı topraklarına bakışımız, Türkler olarak, çok romantik. Saçma hareketlere dönüşmedikten sonra bunda bir beis görmesem de bu romantik bakışın bugünün gerçeklerini algılamamızda bizi engellediğini düşünüyorum. İkinicisi, Bosna, özellikle ve Saraybosna, ve de Boşnaklar bize Türkiye'de ekranlardan ve medyadan sunulan gibi değil. Bunu herhangi bir olumsuzlama vs. olarak değil, açıklayıcı olması açısından söylüyorum. Buralar Osmanlı zamanında bile Osmanlı'nın en uç Batı bölgesi imiş. Ki bunun ardından Avusturya-Macaristan ve komünist tecrübeden geçmişler. Bunların, üzerlerinde etki bırakmamış olması imkansız. Yani tarihlsel tecrübeleri 1878'den beri bizden farklı. Şehre adımınızı attığınızda fark ediyorsunuz ki burası doğuya değil kesinlikle batıya yakın. Zaten kendilerini de müslüman batılılar olarak tanımlıyorlar.

Şİmdilik bu kadar olsun, devamı gelir inş.

24 Mayıs 2009 Pazar

Ufak bir Paylaşım

Türkiye'deki, özellikle de İstanbul'daki, cami ve diğer tarihi yapıların içindeki iç içe geçmiş, rengarenk çini işlemeleri ve hatları beni yorardı. Yani figürler bir yerlerde bitmazdi, sanki hep devam edip gideceklermiş gibi sanırdınız bir yerlere doğru. Yorulurdum, bakmaktan, içlerinden anlam çıkarmaya çalışmaktan, bir düzene oturtmaya çalışmaktan. Bunun tam da olması gereken olduğunu ancak geçenlerde fak edebildim; İsmail Faruki'nin "Tevhid" adlı kitabını okurken... Kitabının 'esetik ilkesi' adlı bölümünde şunları dile getiriyor yazar: "Arabesk (İslam sanatının genel tasarım adı diyebiliriz buna) süslediği objeyi bütün yönlere sonsuz olarak yayılan ağırlıksız, saydam ve yüzen bir modele dönüştürür." İslam sanatının özünün insan ve tabiatla değil ilahi olanla bağlantılı olduğundan resmedilen ve ya stilize edilen her neyse sonsuz olana ancak onların silikleşmesi ile uzanacağını ifade ediyor. Çiçek motifi mi çizeceksin? Doğadakinin aynsını çizmek seni onunla kısıtlayacak. Halbuki bunun ötesine geçmek istyorsan birbirine bağlı, göz alabildiğine uzanan çiçekler çizeceksin ki çiçek gözden taşıp gönüle uzansın. Aynı şey insan figürleri için degeçerli. Onun da asıl varlığını, kişilik ve karakter gösterimlerinin silikleşmesi ile sağlayabilirsin. Bakınız minyatürler... Yani ağırlık, mekan, hacim vs., bütün bu dünya sınırlayıcıları çizdiklerinizden uzak olacak. Ve aynı durum hat çalışmaları için de geçerli. Birbirlerine eklenen, iç içe geçen, sonsuzluğa uzanan kelimeler...

15 Mayıs 2009 Cuma

(Saray)Bosna Hakkında Sıkça Sorulan Sorular/Merak Edilenler I

Ne zamandır aklımda buraya Bosna ile ilgili tanıtıcı yazılar yazmak lakin vakit ancak müsait olabildi. Aklıma ne gelirse yazmaktansa bana sıkça sorulan sorular ve cevapları şeklinde düzenleyeyim diyorum. Bakalım nasıl olacak ?!
...
Soru: Bosna'ya nasıl gidilir?
Cevap: Öncelikle, Bosna'da 1 tek havalimanı var, oda başkent Saraybosna'daki Butmir havaalanı. THY'nin sıkça seferleri var fakat oldukça pahalı, özellikle de yolculuğun sadece 1 saat sürdüğü göz önüne alınırsa... Bosna'nın yerel hava şirketi, Air Bosna zaten çok sefer yapmıyordu ve eski Rus tipi uçaklara sahip idi. Zaten artık onun 49%'unu da THY aldığı için Türkiye'den uçuşlar için monopol bir ortam doğduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında, karayolu da bir tercih olabilir ama otobüs yolculuğu hem uzun sürüyor hem de Yunanistan, Bulgaristan gibi AB üyesi ülkelerden geçildiği için vize alma sorunu var. Ha bu arada, Bosna, Türk vatandaşlarından 3 ay kalma süresi dahilinde vize istemiyor. Özel seyahat şirketleri de düşünülebilir. Ama onların fiyatları, organizasyonları hakkında tek tek bilgim yoktur maalesef.

Soru: Savaşın izleri var mı hala oralarda, hem maddi hem manevi olarak?
Cevap: Bu soruya cevabım en çok Saraybosna hakkında ve de gördüğüm tek tük şehir hakkında olacak. Önce Saraybosna... 3 yıl boyunca ara vermeden saldırı yaşayan ve hemen hemen etkilenmeyen hiç bir bölgesi olmayan bir şehirde tabidir ki hala savaşın maddi izleri var. Aşağı yukarı her apartmanda kapatılmak istense dahi bir tarafından belli olan top ve mermi izleri var. Özellikle de yüksek binalarda. Bunların bir çoğu, yanlış bilindiği üzre, savaşın hatıralarını canlı tutmak için değil fakat maddi yetersizlikler dolayısı ile onarılamıyor. Fakat yine de onarım geçiren bina sayısı oldukça fazla. Mesela bizim oturduğumuz bina Fransa'nın katkıları ile onarılmış. Girişte levha var buna dair. Bundan başka, yol üstünde top izlerine rastlamak da mümkün. Zaten bunları kırmızı boyayla doldurup Saraybosna gülü diye adlandırıyorlar. Mostar da Srebrenica da durum şağı yukarı aynı, yani top izleri, mermi izleri ve onarılmaya devam edilen binalar... Manevi anlamdaki tespitlerde bulunmak biraz daha zor çünkü Boşnak halk ile çok sıkı bir bağım yok ve de bu konuda konuşmak hassas geliyor hem bana hem onlara... Ama diyebilirim ki, savaştan dolayı olabilir, toplumda bir çekimserlik var. Tramvayda biri birini boğazlasa kimsenin kılı kıpırdamıyor. Dövüş, kavga vs. olaylarından olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar gibi geliyor bana. Haksız da sayılmazlar tabi. Sokakta yürüken bacağını, kolunu kaybetmiş orta yaşlı erkek görmek oldukça olası. Herhangi güçlü bir patlama olduğunda halkın korku yaşadığı kanısındayım, hatıralara binaen. Hatta ben bile olumsuz etkileniyorum. Mesela, bir defasında akşam sokakta yürürken bir patlama sesi duydum. İlk tepkim şu oldu; "Allah, savaş başladı herhalde tekrar!" Sonra fark ettim ki meğer havai fişek gösterisi oluyormuş. Bu korku hali hoş değil tabi ama ben Bosna tarihini ve şu anki politik durumu öğrendikçe daha da çok korkuyorum desem yeri. Neyse, buna daha sonra değineyim. Devam niyetiyle...

Not: Bu ara Eurovision var ya hadi ona da değinmeden geçmeyeyim. Bizim durumumuz malum; Türk usulü salla pati Britney Spears versiyonu bir şarkı ile katılıyoruz. Her ne kadar şansımız olduğu söylense de ben şarkıyı beğenmedim. Favorilerim ise şöyle; Ermenistan (hem yerel kıyafetler hem de yerel tını çok hoş), Norveç (tamam şarkı çok çok harika değil ama seslendirenle baya güzel oluyor :), Bosna (onlara torpil geçmiyorum ama hakkaten güzel şarkı), Portekiz (kazanacaklarını sanmıyorum ama dillerini dinlemek hoş). Millet Azerbaycan'ı da beğenmiş. Şarkıyı mı yoksa kızcağızı mı beğendiler o konuda şüpheliyim. Hadi miss world olsa yarışma neyse de... Yunanistan için katılan vatandaştan da hiç hazetmiyorum. Allah vere de seçilmese, müzik denen şeyin ruhuna hakaret olur yani. İşte benim yorumlarım böyle, bakalım yarın neler olacak? :)

10 Nisan 2009 Cuma

Spring and My Pumps :)

















I do not know what the basic signs of the spring are for you, but for me they are the blossoming trees and what I am wearing, especially as shoes :) Nowadays, Sarajevo is full with the blossoming trees (white, pink, yellow) as in the picture. And, yeees, I can now start to wear my lovely pumps that I bought from din skor (a swedish shoe shop) in rea (discount). Signs are ok for me now, spring is here!!!

31 Mart 2009 Salı

Bosna ve Deprem

Deprem olgusunun Turkiye ve ozellikle Istanbulla sinirli oldugunu ve de buralarda olmadigini sanan ben azicikin yaniliyoruz bu aralar. Ilk once dun ogle saatlerinde, sonra da bu gece asagi yukari 5 civarlarinda (sismograf gibiyim masallah :) iki deprem oldu burada. Cok da yabanci degillermis depreme buradakiler. Yalnizca buyuk depremler olmuyormus o kadar. Hadi ben neyse de Freddie´nin Isvecli bunyesi omru hayatinda ilk kez deprem tecrube etmis oldu, eee her seyin bir ilki oluyormus demek.
Not: Su an aldigim bilgilere gore hakkaten de 5 siddetindeymis, vallah sismograf gibiyim :))

5 Mart 2009 Perşembe

Issız Adam


Türkiye faslı da göz açıp kapayıncaya değin geçti işte. Saraybosna bıraktığımız gibi karşıladı bizi; yağmurlarla... Hoş Manisa ve İstanbul'un da buradan kalacak yanı yoktu ya neyse. Türk politika haberleri, kitaplar ve Çağan Irmak'ın en yeni filmi Issız Adam, üzerimde buraya taşıdığım belli başlı Türkiye kalıntıları. Canım politikada konuşmak istemiyor. Kitaplarıma diyecek yok zaten. Hadi size Issız Adam'dan bahsedeyim. Aslında ben pek bahsetmeyeceğim. Sadece diyeceğim ki öğrencilik yıllarımda kendi başıma uzun vakitlerimi geçirdiğim ve de çok kişinin bilmediği Taksm Balık Pazarı ikinci el kitapçılarını filmde görmek çok hoştu. Bir de eski zaman şarkılarını dinlemek... Zaten bir tanesini film müziği yapmışlar. Fakat ben bunu değil de Semiramis'in söylediği Bana Yalan Söylediler şarkısını çok beğendim. İçindeki gitar ritmleri o kadar şahane ki! Filme gelince... Hoşuma giden bir yazıyı alayım buraya. Kendim bir şey yazmayayım pek.
...

Çağan Irmak'ın yeni filmi Issız Adam‘ı izledim geçtiğimiz günlerde. Tek başıma gittim. Normalde sinema benim için “birliktelik” işidir. Yani yanımda en az bir arkadaşım olmalı. O büyülü karanlığa, perdede geçen kurgulanmış hikayelere tezat olsun diye gerçekle bir bağım olsun isterim yanıbaşımda.

Issız Adam ile ilgili mümkün olduğunca az eleştiri, az ön bilgiye mağruz kalmaya çalışmıştım gitmeden önce. Kulaklarımı tıkadım. Buna rağmen sızan ön bilgiler arasında öyle bir tanesi vardı ki, muhakkak yalnız, tek başıma gitmeliydim. O ön bilgiyi paylaşmak istemiyorum. Ama gerçekten de “yalnız” gitmek doğru bir kararmış benim için.

Öncelikle Issız Adam’ın aceleye gelmiş bir film olduğunu düşündüğümün altını çizerek başlamak istiyorum. Senaryo öyle kopuk ki, sanki 5 sezon devam etmiş bir dizinin 5, 16, 21, 34, 43, 51. bölümlerini izlemişim gibi bir his verdi. Yani “film” olarak alındığında Issız Adam başarılamamış, hikaye oturtulamamış, zıplayan bir yapıya bürünmüş.

Aslında anlatılmak istenen hikaye oldukça sert ve gerçek olmasına rağmen, karakterler doğru adımlarla geliştirilememiş görünüyor. Ama şu bir gerçek ki, bu 5 sezonluk dizinin en vurucu bölümlerini izlediğimi hissettim.

Issız Adam’ın vurduğu nokta bu dönemin aşklarını çok gerçek bir şekilde verebilmiş olması. Hepimiz kendimizden bir şeyler bulduk hikayede. Çünkü biz de bu kadar garip ve nedensiziz aşkın ortasındayken.

Bu dönemin en büyük açlığı sevilmek. Sevilmek istiyoruz. Hem de efsanevi bir şekilde. Roman karakteri olmak istiyoruz ama yaşadığımız bu modern hayatta pek roman yazılmıyor. Ya da şöyle demeliyim, hiçbirimizin yaşadığı, bildiğimiz ve ihtirasla okuduğumuz bir romana benzemiyor ve benzemeyecek de. Çünkü biz de bu dönemin insanıyız. Sığ, çabuk tüketen, ne aradığını ve nasıl mutlu olacağını bilmeyen ama delicesine mutluluğu isteyen insanlar… Para, kariyer ya da şan, şöhretin peşinde koşuyoruz. Egolarımızı büyütünce mutlu olacağımızı zannediyoruz.

Buna rağmen, yaşanan bu modernite içerisinde roman karakteri gibi bir ilişkinin peşindeyiz. Karşımıza çıkanları önce herkese benzetiyoruz. İstemediğimiz herkese. Daha sonra bir küçük tavır, hareket, cümle birden bizi “Bu o mu yoksa?“ya götürüveriyor, işte bu derece açız sevilmeye.

Kim olursak olalım, hangi sosyal statüye sahip olursak olalım, aşkın ışığını cılız da olsa gördüğümüzde afallamaya başlıyoruz. Roman karakteri oluveriyor bir anda herkes “o” dahil. Tekrar ettiğimi bile bile yine yazıyorum; çünkü sevilmeye açız.

Bazı kriterlerin ya da farklılıkların aşık olma eşiğimize kadar taşıyvermesi çok kolay artık. Bazen de “o” olmadığını bildiğimiz halde, çarpık haller, kusurlar bile bize çekici geliyor. Diğerlerinden farklı oluşunun nedenlerinin zarar verici olması bile onu daha çekici kılabiliyor. Onu ayrıştırıyor ve aşık olmaya yelteniyoruz.

İşte Issız Adam bu noktaları, o kadar net veriyor ki, hepimiz karakterlerde kendimizi buluyoruz. Bu netlikler, karakterlerin özlediğimiz, yoğun ve derin bir aşk içinde olduğunu göstermiyor. Aksine günümüz ilişkilerinin sığlığını ve çabucak oluverişini ve hemen tüketiliverişini sertçe yüzümüze vuruyor.

Netlikler bölük pörçük ve hatta tam birbirine oturmuyor ama biz hayatımızdaki parçalarla, filmin kurgusundaki bu boşlukları gayet güzel bir şekilde dolduruyoruz.

Bir sürü eksik harf ve harflerin birçoğu yalnış yerde. Ama beynimiz ve yaşadıklarımız Issız Adam’ın bu boşluklarını öyle güzel dolduruyor ki, cümlesini gayet net bir şekilde okuyabiliyoruz. Çünkü bizim roman olamayacak kadar etkisiz hikayemiz anlatılıyor.

FriendFeed‘de Göze Sencer filmden bahsetmiş. Aslında Dilek Önder‘in film ile ilgili eleştirilerine katıldığını belirtmiş. Dilek Önder şöyle diyor;

Nerede, kim, kimi seviyor arkadaşlar, kendinize gelin.

Topu topu 1 aylık bir ilişki hadi hatırınıza aşk diyelim, yaşadılar sonra da erkeğin bağlanamama krizi yüzünden ayrılmadı mı bunlar?

Daral geliyor ve her daral gelen adam gibi, “Ayrılalım” diyor. Adam öteki hayatı seçiyor.

Şimdi sevgi bunun neresinde? Sevgi bu mudur yani? Vermektir, fedakârlık etmektir, emektir, paylaşmaktır…

Öyle sadece kakada kikidi ve sevişmeyle olmaz. Doğru mu? Eee? Bu ne yapıyor? Sıkışınca kaçıyor.Siz de bu adama ağlıyorsunuz?

Tüm bu eleştiriler filmin olmamışlığına dair değil de, olmuşluğunu gösteriyor bence. Zaten Alper gerçek biri olsa, bi’ tanıdığımız olsa, aynen Dilek hanımın yazdıklarını söylerdik yüzüne. İşte bu da karakterin ne kadar günümüz gerçeğine uygun olduğunu gösteriyor.

Maalesef ilişkiler bu kadar garip şimdi. “Bunun neresi aşk, neresi sevgi” diyoruz. Değil zaten. Bilinen, eski, saf, temiz, tutkulu ilişkilerden yaşmıyoruz ki artık.

1 ayda yükseliyor, kapılıyor ve ay sonunda bitiveriyoruz. Ve adını büyük, tutkulu aşk koyuveriyoruz. Çünkü işimize geliyor. Hızlı yaşıyoruz biz, hızlı tüketiyoruz herkesi ve her şeyi.

Aslında bu film aşk filmi değil “İstanbul” filmi. Gerçek bir İstanbul filmi. Hepimizin bu şehirde yaşadıkları kadar saçmadır filmin hikayesi. Hepimizin ilişkileri kadar sığ, hepimizinkiler kadar abartılmıştır. Abartırız yaşadıklarımızı, dünyanın kaderiyle oynarız sanki, büyük büyük laflar, felsefi ağıtlar.

İzlerken ağladık çünkü bizdik o perdedeki karakterler. Gözleri, bakışları, dokunamayışları, sevmeye korkmaları, başkalarına kaçmaları, başkasını sever gibi yapıp, işe yaramayan intikamlar almaya uğraşmaları, hepsi bizdik. Biz de aynen böyle garip kalıyoruz ilişkiler ortasında artık. Bizi bu dönem mi böyle yaptı yoksa biz mi eskileri yozlaştırdık bilmiyorum.

Öyle bir annesi olan birinin, nasıl değişebildiğinin, yaşadığı saçma hayatın, inandığı saçma hedeflerin ve koşturmanın, yani İstanbul’un, saflığı nasıl da bozduğunu, nasıl aşkın en güzel hallerinden bile korkan biri çıkarttığını gösteriyor.

Diğer tarafta romanlardaki aşkın peşinde olan ama birçok kez öyle bir aşkı yaşadığını zannedip kapılıveren bir kız. Darbeler alan, yıkılan ve güçlü olduğunu, kimseye ihtiyacı olmadığını, tek başına ayakta durmanın marifet olduğunu zanneden, hayatı sonuna kadar “öğrendiğini” varsayıp, yine hataları yapmaktan geri durmayan ve hatta bu hataları yaşamış olmaktan mazoşistçe haz alan ama bunu dışarıya belli etmeyen bir kız.

Buyuz, biziz bu karakterler. Biraz incitici, maalesef gerçek.

12 Şubat 2009 Perşembe

Vacation Time: We are going to Turkey!!!

Finally, after soo long term, I have chance to get a nice vacation first in Manisa and then Istanbul. Unfortunately the vacation is not so long, just 2 weeks but I am happy about it. At least it is better than nothing :) And the good part is, I have not been in Manisa since 1 year. I missed it actually. I wonder how it looks now. Of course it will be so nice to be in Istanbul again. Hopefully all these goods things happen because it has been snowing since 2 days here. I do not wanna have cancelled or delayed flights, hopefully!

Note: On the picture, my nice pink and girlish suitcase+Freddie´s bag. I will fill mine with lots of books in Turkey. It is my biggest dream at that moment :)
...
Yarin itibariylen Manisa´ya geliyoruz insallah, ilgililere duyrulu!!!